25 Haziran 2011 Cumartesi

poyraz piknik insanı...

poyraz şekeri ömrünün 6. ayını doldurduktan sonraki beşinci gün, annesi ve çılgın teyzeleri ile piknikteydi. ataşehir' deki nezahat gökyiğit botanik bahçesine gittik, esra, çiğdem, feyza ve esra' nın arkadaşı suzan, son olarak da biz, oğluş ve ben. feyza çay demlemişti, kek, kısır ve patates salatası yapmıştı. esra da peynirli ve patatesli börek. biz de içecekleri aldık, peynir ve salam aldık.bir de piknik insanlarının vazgeçilmezi çekirdek ama çekirdek keyfimiz görevlinin bizi uyarması ile bitti, yasakmış!!! haklılar aslında, bahçe o kadar güzel ve temiz ki, malum türk insanı oturduğu yeri çekirdek kabukları ile batırmaya bayılır.

poyraz, feyza teyzesinin kucağında gölette yüzen ördeklerle tanıştı ve ördekler vakladı poyraz vakladı. keyfi görülmeye değerdi. bahçe zaten anlatılmayacak kadar güzel. burnumuzun ucunda bir cennet varmış da haberimiz yokmuş. yemyeşil her yer, bir sürü ağaç, renk renk çiçekler, bitkiler, göletler, kameriyeler... poyraz delirdi, delirdi. rüzgar estikçe heyecanlandı, ağaçları gördükçe bağırdı çağırdı, hayvancıkları gördükçe bayıldı. bizdeki muhabbeti anlatmaya gerek yok zaten, yine klasik feyza etkisi, booool boooool güldük.

ve ne şanslıyım ki ( burda maşallahhhhh diyelim ) çocuğumun gıkı çıkmıyor dışarda, hayatımı o kadar kolaylaştırıyor ki aslında...

16 Nisan 2011 Cumartesi

poyraz izmir' de...

fark ettim ki, geçmişi anlatayım derken bugünü kaçırıyorum. mesela 26 mart' ta poyraz' ın ilk uçak seyahatini ve İzmir gezisi havadislerini atlayacaktım az kalsın. napalım bloğum da benim gibi karman çorman, düzensiz olacak. bir hamilelikten yazarım ben de bir bugünden. elbet bir konsolidasyon durumu vardır sonra bunların. iyice alıştıktan ve öğrendikten sonra bulurum yolunu, bulamazsam da kendisini pek çok sevdiğim damla' ya sorarum. o bilir, eski blog yazarı ne de olsa...

neyse, babam bir iş için İstanbul' daydı. benim için de bulunmaz fırsat oldu tabii varlığı. çünkü yine annemin senei devriyesine gidecektim ama kendisi küçük bavulu büyüüüük bir farkla. evdeki en büyük valizi Poyraz' ın eşyaları ile doldurdum. kendi eşyalarımın adı bile anılmaz oğlumunkilerinin yanında. bir de üstüne puset ve pusetin ana kucağı da eklenince... neyse havaalanına bizi sağolsun kuzenim Caner bıraktı. ama zaten sonrası berbattı, valizi koy x-ray cihazına, puseti koy, diğer aparatı koy filan derken bir hayli yorulduk daha giriş kapısında. o zamanlar daha gülmeyi beceremeyen daha doğrusu sevmeyen Poyraz elbette yine herkesin ilgi odağı oldu. Sun Express in en sevdiğim uygulaması çocuklu aileler öne durumu ile ikinci sıraya kurulduk uçakta. böylece tarihe not düşülsün, 26.03.2011 tarihinde ilk defa uçağa bindi oğlum, üç ay altı günlükken. düşünüyorum da şimdiki nesil ne kadar şanslı. şahsen ben uçağa binebilmek için epey bekledim!!!!
pusetle uçağın kapısına kadar gidebiliyorsunuz malum. indiğinizde de yine kapıdan alıyorsunuz isterseniz. fakat oradaki bir görevli bizi uyardı kontuardan alalım diye çünkü bilenler bilir izmir' in dandik havaalanının her yeri merdiven. sanıyorum projesini çocuğu olmayan ya da hiç bebek arabası itmemiş biri çizmiş.

oturduk koltuklarımıza, başta bizimki biraz mızıklandı, yanımıza oturan bey de  Poyraz' a bakıp içlendi, yüzünden belliydi çocuklu yolculardan pek hoşlanmadığı. ama tecrübeli olmasa da araştıran ve her daim öğrenen annesi sayesinde kalkışta biberonla sağılmış anne sütü içen oğlum daha sonra da emziğine yumuldu ve uyudu. biz uçaktan inene kadar da uyanmadı. eee bu halide pek takdir topladı, bindiğinde kıl bakışlar atan amca bile sevdi oğlumu. itiraf edeyim ben de çocuksuzken, yani anne değilken bu bebek ağlamalarına, çocuk mızıldanmalarına kıl olurdum. haaa uyuz uyuz bakmazdım ya da bir şey söylemezdim ama sinir olurdum cidden. ama anne olunca biliyorum o an o çocuk ağladığında annenin içi iki kat ağlıyor. sosyal mesajımızıda da verelim.: lütfen toplu taşıma araçlarında mızıklanan çocukların annelerine anlayış gösterin çünkü en çok anların ihtiyacı var buna.

havaalanından kazasız belasız, tüm eşyalarımız tamam halde çıktık ve dışarda bizi Çağdaş yani canım canım kardeşim bekliyordu. minik arabasına zar zor sığdık. aynı minik arabadan bende de var bu arada, bu konuyu da atlamışım. yeri gelmişken anlatıvereyim, Yener yani eşim bana doğum hediyesi araba alacaktı. fakat bizim bebek kış bebeği ee taksi durağı da kankalarım olunca hiç sorgulamadım aldın mı alacak mısın, ne alacaksın diye... bir gün o gürültüden başka hiç bir şey çıkarmayan medela süt sağma makinemle iki büklüm süt sağmaya çalışıyordum, dış kapının açıldığı filan duymamışım bile. kafamı bir kaldırdım ki Yener. elinde bir anahtar sallıyor. iki dakikadan sonra idrak edebildim, benim arabammmm!!! elbette Poyraz' ı hemen Sema halamın ellerine bırakıp tur attık biraz. yarı otomatik olduğu için zorlandım ama bir de şimdi gelin görün. oğlum ve benim girmediğimiz delik yok artık. Aşkım sevgiler ve bir kez de burdan teşekkürler...

Bu ayrıntıyı da aktardıktan sonra İzmir günlerine geri dönüyorum, Poyraz resmen keyfetti orda, ama en çok ben. uyuyabildim bir güzel, neden derseniz babam süper bir çocuk bakıcısı, kardeşim ona keza ee bir de üst katıımızda oturan halam da eklenince listeye... Poyraz kalabalıktan ve ilgiden sarhoş oldu ben uyumaktan. babamın kocaman ve camla kaplı balkonlarında kendini arabada sandı, balkona çıkar çıkmaz uyudu. anneannesinin mezarına gitti, umarım bir şekilde görebilmiştir onu annem. Süheyla Yenge ve Celal Dayıya, Birgül Yengeye, Nazan Ablaya, eski mahallemizden Hayriye Teyzeye, Nazmiye Teyzeye, Necmiye Teyzeye ve Saime Teyzeye geldi bizimle.Ailemizin biricik doktoru Hülya Kocaman' la tanıştı. Tuğçe Teyzesinin ve Aslı Teyzesinin annesine pişirdikleri güzel şeyleri o da tattı annesinin sütüyle... Emel Teyzesi ile vakit geçirdi bir sürü. kısacası bir sürü insan girdi hayatına ve o da bir sürü insanın hayatına girdi. Bir dahaki yolculuğunda da ilk işi Başak Teyzesine gitmek olacak.

oğluşumuın ebesi sayılan Birgül can ve çıtır Ayşegül de İzmir' e geldiler haftasonu için. harika bir haftasonuydu. cumartesi Tuğçoş' u da aldık ve çiçekliköye gittik kahvaltıya. sonra kızlar ve erkekimiz Poyraz' la kordondaydık. Nisan ayı olmasına rağmen hava süperdi, Poyraz arabasının içinde bol bol uyudu. uyumadığı zamanlarda da beni hiç üzmedi. ertesi gün de soluğu İnciraltı' nda aldık ve kahvaltıyı denize nazır bir şekilde yaptık bu kez. daha sonra Bornova Forum a gittik ve kavelerimizi orda içtik. akşam yemeğimizi de Kır Çiçeğinde yiyerek günü ve hatta haftasonunu bitiriverdik. şimdi yazarken fark ettim de benim aslında hiç mi hiç hakkım yok kilo veremiyorum diye ağlayıp sızlanmaya...

İzmir gezisini dönüş yolculuğu ile bitireyim, övünmek gibi olmasın babam olmadan da kotarabildim uçak olayını dönüşte. Eylem' in aldığı superman tulumu sayesinde Poyraz hem havaalanı çalışanlarının hem polislerin gözdesi oluverdi, '' senin uçağa ihtiyacın yok ki supermen '' laflarına maruz kalarak ve eller üstünde havalarda geçti kontrol noktalarını, sağolsun herkes de hem valizler hem pusetle ilgili çooook yardımcı oldu bana. uçakta Fatmagül ün suçu ne dizisinin oyuncularından Mustafa karakterini oyanayan genç adam da vardı ama inanın bana kendisi Poyraz kadar sükse yapamadı!!!

15 Nisan 2011 Cuma

haydeeeee....

şimdi benim hayatım ciddi bir dizi konusudur, ama henüz keşfedilemedim o ayrı... nasıl dizilerde hem kötü insanlar vardır, hem iyi insanlar, sürekli bir takım olaylar olur, bir çooook sevinirsin bir çooook üzülürsün. hah işte benim hayatım bu şekilde devam eder. diyeceksiniz ki '' eeee, ne var bunda hepimizinki böyle ''. yok güvenin bana, benimki farklı. ben aynı o çeşit çeşit dizilerdeki gibi hiç bir zaman tam sevinemem, hep bozacak bir şey çıkar, ama Allah' a şükür ki hiç bir zaman da tam üzülemem, illa ki yüzümü güldürecek bir şey oluverir.

konuya geleyim artık, bir önceki çalıştığım işyerinden ayrılırken kendime söz vermiştim, kesinlikle ve kesinlikle bir daha patron şirketinde çalışmayacağım diye. tüm başvurularımı da bu şekilde yaptım ve ınınınınnnnnnn, gayet kurumsal ve ülkenin liderlerinden bir otomotiv firmasından finans bölümü için görüşmeye çağırdılar, öyle hasrettim ki kurumsal bir firmada çalışmaya, pozisyonu önemsemedim bile. ilk görüşme gayet olumlu geçti, arkasından ikinci ve üçüncü görüşme de geldi ve sonunda iş teklifi yapıldı haziran 2010 tarihi itibari ile. ben de kabul ettim elbette, maaş da olanaklar da tahmin ettiğimden çok daha iyiydi. sonra sıra geldi evrak tamamlamaya, ilk evrak sağlık raporu... bu arada ben hamile olduğumu biliyordum artık. henüz ortada karın filan yoktu ama midem bulanıyordu bir kere... eşcağızım yener can' la uzun süre istişare yaptık, firmaya bunu nasıl anlatırız diye. zaten sağlık raporu istedikleri için, sanki bilmiyormuşuz da amaaan sağlık raporunda sürpriz çıktı gibi bir imaj yaratmaya karar verdik :) komik geliyor şu an. bir biz akıllıyız ya :) neyse nerden alınıyor bu sağlık raporu diye araştırdık, şişli etfal dediler. Cengiz Baba, birilerini koydu araya öncelikli sıra numarası almak için ama nerdeeeeeee. şişli etfal inanılmaz kalabalıktı ve raporun çıkması on günden fazla bir süre gerektiriyordu, bilmem kaç bölüm geziyorsun, o bölümlerde sıra bekliyorsun, muayene oluyorsun, sonra o muayene sonuçlarını heyete veriyorsun falan filan... eee bir de hamileyim, yanımda yöremde aksıran tıksıran, hapşuran, öksüren... yener de ben de acaip huylandık ve bu işi şişli etfal de çözemeyeceğimize karar verdik.

cin fikir yener' in aklına beşiktaş' taki sait çiftçi sağlık merkezi geldi. nitekim iki günde hallettik rapor işini. bir sonraki gün adliyeden sicil kaydımı da aldım, bahariyedeki adliyeden. hemen yan tarafında ebru hamile giyim mağazası vardı, eee gelmişken ordan da, hamilelik hevesi işte, üç beş parça bir şey aldım.

evraklarımla gittim firmaya, yüreğim pırpır... acaba ne diyecekler, hamilelik mevzusunu nasıl en sevimli şekilde aktarsam... insan kaynakları' ndaki kadıncağız evraklarımı teslim alırken, söyledim durumu... kadının nasıl gözleri doldu anlatamam, ikiz çocukları varmış ve onlara sahip olabilmek için çooook uzun yıllar mücadele etmiş, o yüzden bana üzülmememi ve evlat sahibi olmanın dünyanın en güzel şeyi olduğunu söyleyerek beni rahatlattı. sanırım ismi Elvan Hanım dı, bak içimden geldi, iyi dileklerimi yolluyorum ona şu anda... ama elbette işe başlama kararımın kendisine ait olmadığını, ilgili birimlere dönüp beni arayacağını söyledi... nitekim bir saat sonra aradı da... maalesef onlara çoook koşturacak biri lazımmış, şu anda hamile bir personelle yürütemezlermiş işleri. olsun ben yine de dürüst davranmanın daha mantıklı olduğunu düşünüyorum, ayrıca onlar kaybetti, hıh!!!

23 Mart 2011 Çarşamba

kız mı erkek mi???

enteresan bir şey şu hamilelik. 6. hissi tavan yapıyor insanın, bebek beklediğimi öğrendiğim ilk andan itibaren biliyordum oğlum olacağını, az çok tipini bile tahmin ediyordum, rüyalarıma giriyordu ve sizi temin ederim sadece göz renginde yanıldım, ben nerden bileyim annesinin mavi boncuklarını alacak kadar uyanık bir oğlum olduğunu? ela olacak diye düşünüyordum. çünkü yener can' ın gözleri ela, ee benim canım annemle babamın gözleri ela, nursel annenin gözleri de ela. bu durumda ela kaçınılmaz görünüyordu. ama benim çakal oğlum, hamit dededen yani babaannemin babasından bana miras kalan mavi gözleri kapıvermiş. neyse şimdi göz rengini bir kenara bırakalım...

ne diyordum??? ben biliyordum oğlum olacağını da elbette ispatı gerekiyordu. hamileliğimin 14. haftasında canım doktorum Can Bey kontrolde dedi ki, '' haftaya müsait olursan gel de cinsiyetine bakalım. '' o hafta geçmek bilmedi. sonunda gittim yine doktorcuğumun yanına, Can Bey in huyudur, direkt söylemez hiç bir şeyi. çatlatır insanı; '' ne isim koyacaksınız bebeğe? '' diye sordu. ben de kız olursa ada belki ama erkek olursa kesinlikle POYRAZ dedim. '' o zaman Poyraz a merhaba de bakalım '' dedi. ben de ukala ukala ben zaten biliyordum dedim... yüzümde kocaman bir gülümseme Yener i aradım hemen. sonra babamı, halamı, Nursel Anneyi. lafı geçmişken içimde bir yaradır, yazmadan geçersem ne kendime ne de yazılarıma dürüst davranmış olurum. ben hamilelik kontrollerime son ay hariç hep kendi başıma gittim, sıramı beklerken de eşi ile elele bekleşen kadınları kıskandım durdum içten içe. Yener in kendi işi olması ve yoğunluğu yüzünden yalnız kaldım. ama doğru olan bir kadının gebelik kontrollerine eşi ile gitmesi. benimki sorunsuz bir hamilelikti ama ya problemler olsaydı... hoş belki problemli olsaydı Yener de beni yalnız bırakmazdı. neyse içimde uktedir yani, kısmet ikincisine artık :)

22 Mart 2011 Salı

dünyanın en güzel sesi

keseciği gördükten sonra rutin kontroller başladı. veee haziran' daki muayenemde Can Bey bana dedi ki '' biliyor musun, ben hayatımda o kadar çok kadın ağlattım ki, üstelik bunu 10 saniyede başardım hep'' .o sırada ultrason ekranına aval aval bakıp anlamaya çalışan ben, bu cümle ile ne kasttettiğini idrak edememiştim doktorcuğumun ta ki tık tıkı tık tıkı diye bir ses duyana kadar. meğer Can Bey, ben ekranda gördüklerimi kendimce insan yavrusuna benzetmeye çalışırken bebişin kalp seslerini dinlemek için ayarlar yapıyormuş. odayı poyraz' ın kalp atışları ve benim gözyaşlarımın sesi doldurdu. ordaydı işte, minik minik kalbi atıyordu içimde. nasıl biri olacaktı, neye kime benzeyecekti, huyu suyu kime çekecekti o an düşünmeye başladım. çünkü o an anladım ve emin oldum, ulaaan ben ANNE oluyorum!!!

21 Mart 2011 Pazartesi

3 nisan 2010

28 Mart 2010... canım annemin, biriciğimin, güzel yüzlümün vefatının beşinci yılı. elbette izmir' e gittim, ben her sene o lanet günde izmir' e gittim zaten ve gidiyorum, ömrüm elverdiği sürece de gideceğim.
her sene o gün dipsiz kuyulara düşerim ben, ama o sene bir değişiktim, çok yorgundum, çooook bitkindim. eşim yener de bana sürpriz yaparak benden bir kaç gün sonra geldi yanıma, biraz izmir turu attık onunla. o turu atarken bayılacak kadar yorulmuştum. oysa beni tanıyanlar bilir, hayattaki en büyük zevklerimden biriydi hoş hala da öyle kemeraltı sokaklarına dalmak, konak' tan alsancak' a yürümek... duygu yüklemesi yüzünden böyle diye düşündüm çünkü gerçekten bir sürü hisle doluyor içim annemin senesine gittiğimde, bir yanda korkunççççççç bir mutsuzluk ve hüzün, kocaman bir yarım kalmışlık, bir yanda babama ve kardeşime kavuşmanın verdiği mutluluk, eee bir de bu sefer sevdiğim adam da gelince sevdiğim şehre... karman çorman oldum ve sandım ki ondan bu bitkinlik. istanbul' a döndük sonra uçakla, yani gidiş dönüş bir uçak yolculuğu yapıldı. fakat eve dönünce garip bir ses bana hamilesin dedi. ciddiyim, hissettim nasıl olduysa. hemen bir test aldım ve bingo, sonuç pozitif... hamileymişim... hemen yener' i aradım ağlayarak ve neden ağladığımı da bilmeden. alt üst olduk ikimiz de. istemediğimizden değil bu kadar erken beklemediğimizden. hemen kadıköy şifa ataşehir' den bir doktordan randevu aldım, doktorun adını vermiyorum çünkü benimle fazla ilgilenememiş olması onun aslında iyi bir doktor olması gerçeğini değiştirmiyor. sadece çooook hastası var ve yetişemiyor bu insan. ( tabii o zaman bu olgunlukla düşünmüyorsun, o ayrı ) neyse kan testim yapıldı, ultrasonla muayenem de. evet cidden hamileyim. bu fikre alıştığım iki günün sonunda 2 Nisan cuma akşamı korkunç bir karın ağrısı başladı, panikledim, bir şeyler ters gidiyordu çünkü. erken yattım o gece ve sabah bir uyandım ki bebeğim gitmiş, meğer sandığımdan daha çok benimsemişim anne olma fikrini. eşim işe gitmek zorunda olduğundan yapayalnız kaldım evde. doktorumu aradığımda da ( işte burda koptu olay zaten ) düşük yapıyor olduğumu, yapacak bir şey olmadığını, gelmeme de gerek olmadığını söyledi. elbette o anda duymayı en son istediğim şeylerdi bunlar. allahtan kayınvalidem ve görümcem gelip beni görümcemin doğum yaptığı hastaneye götürdüler. yol boyu ağladım, hastanede de ağladım durdum. korkunç hissediyordum. görümcemin doktoru muayene etti ve kan testi yaptırdı yine bana. maalesef bebeğim gitmişti gerçekten. o süreci silmişim beynimden çünkü bu kadar detaylandırabiliyorum başka bir şey hatırlamıyorum pek. zaten hatırlanası da değil aslında. 31 Mart' ta ortaya çıkan annelik mevzusu yerini tıbbi terimle spontan abortus a bıraktı 3 Nisan' da.


gelgelelim tarih oldu 3 Mayıs. bende yine oluştu '' ben hamileyim '' hissi. bir kaç gün bekledim ve yine bingoooo. hamileyim ben. zaten olaya bilinçli yaklaşıp folik asit alımına ocak ayı itibari ile başlamıştm. ama bu kez daha ciddiye aldık işi ve oturup deliler gibi doktor araştırdık eşimle. internetten araştırdık, sağa sola sorduk. nedense medical park' ta görev yapan Can Şener' i seçti gönlümüz. hayatımızın en doğru kararıymış şu an rahatlıkla söyleyebilirim. çünkü, zaten dokuz ay stres üstüne stres yaşayan her anne adayının ihtiyacı olan rahatlığı veren hem tıbbi hem insani donanımı yüksek biri Can Bey. ilk randevumuz çok komikti, odasına girdiğimde arkasına yaslanmış bacak bacak üstüne atmış geniş geniş oturuyordu. itiraf edeyim, ilk dakikalarda nasıl olacak bu adamla diye düşünmedim değil. ama hikayemi dinledikten sonra bana verdiği bilgiler, muayene sırasında verdiği güven duygusu emin ellerde olduğumu hissettirdi. sonuç emin eller dedi ki evet kesecik oluşmuş. ahhhhh, poyraz' ımın ilk hali...

20 Mart 2011 Pazar

gecikmiş bir merhaba...

sonunda oturabildim başına bilgisayarımın... poyraz' a büyüdüğünde bir iz kalsın diye aldım bu adresi, okusun ve bilsin neler yaşadık beraber diye... ilk ayından itibaren yazacaktım, bunu yaptı, şunu yaptı, gülümsedi, ağladı, üzüldü, korktu diye... ama dolu dizgin yaşamaktan fırsat bulamadım ki.

gün itibari ile Poyraz Çat, üç aylık. ama ben baştan başlayacağım yazmaya, hamileliğimden başlayacağım Poyraz' la ikimizin maceralarını paylaşmaya...
hoş bir seda da bizden kalır böylece şu ahir hayatta.

şiir gibi başladık, umarım öyle de devam eder.

eeeee hoşgeldik, eeee hoşgeldiniz!!!!