20 Aralık 2011 Salı

oğlum, mucizem 1 yaşında !!!

insanların hayatlarında bir sürü önemli tarih vardır, benim de var... doğumgünüm, sevdiklerimin doğumgünleri, evlilik yıldönümüm, maalesef annemin ölüm tarihi gibi... ama 20 aralık bambaşka bir tarih benim için, 20 aralık' ta saat 08:31 de poyraz' ım dünyaya geldi. olanca güzelliği ve muhteşemliği ile bana geldi, bize geldi... birtanecik doktorum Can Şener pıııt diye çıkarıverdi onu karnımdan, dokuz ay beslediğim, koruduğum, esirgediğim yerden...

ilk görüşte aşktı, ilk muayeneleri yapılırken kafamı çevirdim ve baktım oğluma, dünya durdu o an... aşık oldum ben, hem de öyle bir aşk ki... sonra yanıma getirdiler, yüzü yüzüme değdi, ağladım... kokladı beni ve ağlamayı bıraktı, sanırım o da benim aşkıma karşılık verdi. bir senedir sürüyor beraberliğimiz, her duam, her dileğim bu birlikteliğin uzuuuuun yıllar sürmesi üstüne... bütün hayallerim onun için, onunla ilgili... zaten anne olmak da bu bence, başka biri için yaşamak, başka biri için dua etmek, başka biri için, başka biri ile ilgili hayal kurmak...

hayat da ikiye ayrıldı 20 aralık 2010 tarihi itibari ile, poyraz dan önce ve poyraz dan sonra... öncesini hatırlamıyorum aslında, unutturdu poyraz herşeyi. bu da bir sihri belki de bebeklerin, hayatı zorlaştırıyorlar zorlaştırmalarına ama öyle güzellikler, öyle mucizeler getiriyorlar ki insan anne olmadan önce neler yaptığını, neler yaşadığını, nasıl biri olduğunu hatırlamıyor. silip atıyor bebekler geçmişi, çünkü hayat onlarla bambaşka bir anlam kazanıyor, mucizevi bir anlam.

benim oğlum da hayatıma anlam getirdi, zaten yanıma ilk getirdiklerinde de ona sözüm bu oldu; HAYATIMIN ANLAMI... ağladım o dakika, mutluluktan, korkudan, güzelliğinin verdiği sarhoşluktan... o yokken yarımmışım, tam oldum. sabırsızmışım, sabretmeyi öğrendim, sinirliymişim sakinleştim. çocukmuşum ANNE oldum. kokusuyla uyumak, ipekten tenine dokunmak, gözlerinin içine bakmak güç veriyor bana, umutlandırıyor yaşama dair. minik yumuk elleri ile saçlarımı çekiyor gülüyorum, yüzümü tırmalıyor ellerini öpüyorum, pofuduk ayaklarını yanaklarıma dayıyorum. bazen daralıyorum, bazen deliriyorum ama saniyenin onda biri sürmüyor bu duygularım. çünkü anneyim, oğlumun annesiyim, gönüllü kölesiyim ömrümün elverdiği sürece...

şimdiye gelirsek, poyraz ım, bir yıldır bizimlesin aslında bir yıl dokuz aydır benimlesin... iyi ki varsın, iyi ki gelmişsin... sen mavi gözlerini dünyaya açtığın an, beni ve babanı dünyanın en mutlu iki insanı yaptın, bizi büyüttün bir anda, olgunlaştırdın, başkalaştırdın... sihrin evin her yerinde dağınıklığın ile birlikte:) kalplerimizi fethettiğin gibi, o minnak eşyalarınla evimizi bile ele geçirdin. hayatın hep bu bir yılda olduğu gibi gülücüklerle, neşeyle ve etrafında bir dolu seni seven insanla geçsin... yüzünde o kocaman gülümsemen ile dolaş, keşfet hayatı. hayat da hep gülümsetsin seni, uğraşa uğraşa uzanıp aldığın her nesne gibi çalış didin ve ulaş her istediğine...

ama en önemlisi şunu bil;
annen ve baban olarak seni dünyadaki herşeyden çok seviyoruz, her zaman da seveceğiz... seninle gurur duyuyoruz her zaman da duyacağız... senin için hiç bir fedakarlıktan çekinmeyeceğiz, gocunmayacağız... her zaman arkanda olacağız, ihtiyaç duyduğunda seslenmen yeterli, yanında bulacaksın bizi.

bugün ise bir yaşına basmanı kutlayacağız minik yavrum, güzel kuzum. keyifle büyümeni izleyeceğiz...


İYİ Kİ DOĞDUN HAYATIMIN ANLAMI, POYRAZ' IM, YAZI' M!!!

10 Temmuz 2011 Pazar

birgül teras' ta muhteşem cumartesi...

bu blogda gittim, gördüm, yedim, içtim blogu haline geldi ama napiyim, hayatımız böyle işte:)

bu cumartesi uzun malikanesi terasında yeme içme halindeydik. bu davetin mevzu bahis olduğu hafta ben ve kankeytom birgül azıcık gergin ve limoniydik. sebebini sormayın vallahi ben de bilmiyorum, öyle saçma sapan şeylerden gerilip patladık işte. belki de zaman zaman olmalı böyle şeyler arkadaşlıklarda... daha sıkı bağlar için arada bir esnetmek lazım düğümleri öyle değil mi??? neyse işte, ben bu davete katılmayacağımı sert bir üslupla birgül sultana arz etmiştim, o da bana sert bir üslupla cevap vermişti, bak gülüyorum yazarken şu an. fakat feyza' nın beni iteleyip kaktırması ile ben, poyraz ve de feyzuş düştük yollara. bir de birgül' e barışma hediyesi olarak aldığım gümüş yüzük.

seyrantepe' ye vardığımızda birgül' ün arkadaşı serap çoktan gelmişti ve terasta muazzam bir sofra bizi, demir şekerinin artık kullanmadığı aquarium swing i ise poyraz efendi' yi bekliyordu. ben sofraya oturmadan bir fırsat bularak hediyemi verdim kankeytoma. işte biz bu yüzden iyi dostuz, o da meğerse gitmiş bana küpe almış!!! evet evet salağız biz:)





neyse efendim, esra ve çiğdem' in geç geleceği anlaşılınca biz oturduk sofraya, evin sahiplerinin soyadı gibi uzuuuuuun ve keyifli bir kahvaltı oldu. çıtırım ayşegül' üm kahvelerimizi yaptı, feyza ve esra' nın doğumgünleri kutlandı. bu arada ben ve poyraz da ayşegül ve birgül' den hediyeler aldık... amaaaa keyif burda bitmedi, akşama doğru feyza çiğköfte yaptı, mangallar yakıldı, yener de geldi, süper bir akşam sofrası kuruldu.

birgül ve ayşegül bizi muhteşem ağırladılar. ama biz de muhteşem yedik... önümüzdeki yaz uzun malikanesi' nde bir başka yaza merhaba partisinde görüşmek dileği ile der, son sözü resimlere bırakırım:)











5 Temmuz 2011 Salı

eyüp sultan' da poyraz...

içimde bir sıkıntı vardı. tutmaz tutmaz bir anda maneviyatım tutar benim. eee tuttu işte. gitmemiz gerekiyordu Eyüp Sultan' a. ben hamileyken halam, Tanoş' un askerden Şırnak' tan sağsalim dönüşü için yakın dostlarını götürmüştü, orda görevli bir kadın çok ilgilenmişti benimle, bebeğin cinsiyetini tahmin etmişti ve tutturdu da,     '' oğlun olacak senin, Yunus suresini oku ki yakışıklı ve akıllı bir oğlun olsun '' demişti. daha belli olmamıştı cinsiyeti bebişin ama ben de o kadıncağızla aynı şeyi hissediyordum ve oğlum olacağından neredeyse emindim. neyse işte o zaman halamla dedik ki, bebiş doğduğunda da gelip yine şeker dağıtalım.

biraz geç kalmış olsak da 5 temmuz salı günü, poyraz ve ben önce halama gittik. halam, ben ve minişimiz taksiye bindik ve üsküdar iskelesine geldik. poyraz anakucağında ayacıklarını sallıyordu mutluluktan, zaten evde olma da nerde olursan ol onun için yeterli. vapura bindik, bu yeni vapurlar süper, kocaman camları var ve püfür püfür çalışan klimaları. poyraz camdan baktıkça delirdi, delirdikçe cama yapıştı.

vapur yolculuğundan sonra kalabalığın içinden yürüye yürüye vardık Eyüp Sultan Türbesi' ne. bu yaz inanılmaz derecede çok olan arap turistlerden elbette burda da çoktu, ayrıca bu türbenin olmazsa olmazları bir sürü gelin - damat ve sünnet çocuğu. kalabalıktan inanılmaz keyif alan Poyraz kahkahalar ve gülücükler savurdu durdu etrafa. türbe restorasyonda olduğu için içeri giremedik, sadece avluda oturduk. sonra da çıkarken adak şekerlerimizi tuttuk Poyraz' la... bir grup izci çocuk etrafımızı sardı, Poyraz ın neşesi görmeye değerdi. resmen büyük - çocuk ayırıyor benim kuzum ve çocukları çok ama çok seviyor.

işin manevi kısmı bitince eğlence kısmı başladı, teleferiğe bindik ve pierre loti tepesine çıktık, orası nedense bana ayrı bir huzur veriyor hoş bu sefer kalabalıktan huzur almaya pek imkan yoktu ama olsun, o tepede içilen çayın tadı ayrı nedense...

daha sonra yine teleferik, yine vapur ve ev... zaten yorgunluktan, görsel ve işitsel renklilikten bitap düşmüş poyraz efendi vapurda bir uyudu, eve gelip kapıyı açana kadar da uyanmadı.






belki de o da rahatlamıştır benim gibi, manevi anlamda yani...

1 Temmuz 2011 Cuma

ahhhhh anne acısını çeken bilir...

bu kez peri kızımın annesi esra' lardayız. leyla dündar' ın, esra' mı doğuran kadının senei devriyesi bu sefer. esra da annesini annemle aynı illetten, multiple myeloma dan yani kemik iliği kanserinden kaybetmiş. bunu tesadüfen keşfettik biz, arabada konuşuyorduk birgün ve annelerimizden açılmıştı söz. ölümlerinden, geçmeyen dinmeyen acımızdan... o gün öğrendik aynı berbat hastalıkmış annelerimizi bizden koparan. ama o benden daha şanslı, annesi en azından beyaz gelinliği ile görmüş onu, peri şekerini kucağına almış. benim annemin benimle ilgili hayalleri hep içimde kaldı, eminim orada bir yerde o da böyle düşünüyor. göremedi beni gelinliğimle, aşkımı yener can' ımı tanıyamadı, beraber sigara içemedi şöyle keyifle damadıyla. hamileyken kocaman karnımı okşayamadı, bebeğime yelekler, hırkalar öremedi. ve göremedi poyraz' ımı... ben ağlarken poyraz' ın doğuşu ile o silemedi gözyaşlarımı. esra' yı kıskanıyorum bu yönden ve ikimiz bir araya gelince annesi olan kadınları kıskanıyoruz, şaka gibi değil mi? otuzlu yaşlarda iki kadınız ve anneyiz ama dolduramıyoruz içimizdeki boşluğu işte.

neyse Allah kabul ederse Leyla Annenin ve Şenel' imin ruhuna Yasin okuduk üç kişi, esra, kardeşi derya ve ben. şu anda da bunu yazarken volkan konak cerrahpaşa yı dinliyorum;

DOKTORLAR DA NE BİLİR CİĞERİN ACISINI...
CERRAHPAŞAYA KOYDUM CANIMIN YARISINI...

25 Haziran 2011 Cumartesi

poyraz piknik insanı...

poyraz şekeri ömrünün 6. ayını doldurduktan sonraki beşinci gün, annesi ve çılgın teyzeleri ile piknikteydi. ataşehir' deki nezahat gökyiğit botanik bahçesine gittik, esra, çiğdem, feyza ve esra' nın arkadaşı suzan, son olarak da biz, oğluş ve ben. feyza çay demlemişti, kek, kısır ve patates salatası yapmıştı. esra da peynirli ve patatesli börek. biz de içecekleri aldık, peynir ve salam aldık.bir de piknik insanlarının vazgeçilmezi çekirdek ama çekirdek keyfimiz görevlinin bizi uyarması ile bitti, yasakmış!!! haklılar aslında, bahçe o kadar güzel ve temiz ki, malum türk insanı oturduğu yeri çekirdek kabukları ile batırmaya bayılır.

poyraz, feyza teyzesinin kucağında gölette yüzen ördeklerle tanıştı ve ördekler vakladı poyraz vakladı. keyfi görülmeye değerdi. bahçe zaten anlatılmayacak kadar güzel. burnumuzun ucunda bir cennet varmış da haberimiz yokmuş. yemyeşil her yer, bir sürü ağaç, renk renk çiçekler, bitkiler, göletler, kameriyeler... poyraz delirdi, delirdi. rüzgar estikçe heyecanlandı, ağaçları gördükçe bağırdı çağırdı, hayvancıkları gördükçe bayıldı. bizdeki muhabbeti anlatmaya gerek yok zaten, yine klasik feyza etkisi, booool boooool güldük.

ve ne şanslıyım ki ( burda maşallahhhhh diyelim ) çocuğumun gıkı çıkmıyor dışarda, hayatımı o kadar kolaylaştırıyor ki aslında...

16 Nisan 2011 Cumartesi

poyraz izmir' de...

fark ettim ki, geçmişi anlatayım derken bugünü kaçırıyorum. mesela 26 mart' ta poyraz' ın ilk uçak seyahatini ve İzmir gezisi havadislerini atlayacaktım az kalsın. napalım bloğum da benim gibi karman çorman, düzensiz olacak. bir hamilelikten yazarım ben de bir bugünden. elbet bir konsolidasyon durumu vardır sonra bunların. iyice alıştıktan ve öğrendikten sonra bulurum yolunu, bulamazsam da kendisini pek çok sevdiğim damla' ya sorarum. o bilir, eski blog yazarı ne de olsa...

neyse, babam bir iş için İstanbul' daydı. benim için de bulunmaz fırsat oldu tabii varlığı. çünkü yine annemin senei devriyesine gidecektim ama kendisi küçük bavulu büyüüüük bir farkla. evdeki en büyük valizi Poyraz' ın eşyaları ile doldurdum. kendi eşyalarımın adı bile anılmaz oğlumunkilerinin yanında. bir de üstüne puset ve pusetin ana kucağı da eklenince... neyse havaalanına bizi sağolsun kuzenim Caner bıraktı. ama zaten sonrası berbattı, valizi koy x-ray cihazına, puseti koy, diğer aparatı koy filan derken bir hayli yorulduk daha giriş kapısında. o zamanlar daha gülmeyi beceremeyen daha doğrusu sevmeyen Poyraz elbette yine herkesin ilgi odağı oldu. Sun Express in en sevdiğim uygulaması çocuklu aileler öne durumu ile ikinci sıraya kurulduk uçakta. böylece tarihe not düşülsün, 26.03.2011 tarihinde ilk defa uçağa bindi oğlum, üç ay altı günlükken. düşünüyorum da şimdiki nesil ne kadar şanslı. şahsen ben uçağa binebilmek için epey bekledim!!!!
pusetle uçağın kapısına kadar gidebiliyorsunuz malum. indiğinizde de yine kapıdan alıyorsunuz isterseniz. fakat oradaki bir görevli bizi uyardı kontuardan alalım diye çünkü bilenler bilir izmir' in dandik havaalanının her yeri merdiven. sanıyorum projesini çocuğu olmayan ya da hiç bebek arabası itmemiş biri çizmiş.

oturduk koltuklarımıza, başta bizimki biraz mızıklandı, yanımıza oturan bey de  Poyraz' a bakıp içlendi, yüzünden belliydi çocuklu yolculardan pek hoşlanmadığı. ama tecrübeli olmasa da araştıran ve her daim öğrenen annesi sayesinde kalkışta biberonla sağılmış anne sütü içen oğlum daha sonra da emziğine yumuldu ve uyudu. biz uçaktan inene kadar da uyanmadı. eee bu halide pek takdir topladı, bindiğinde kıl bakışlar atan amca bile sevdi oğlumu. itiraf edeyim ben de çocuksuzken, yani anne değilken bu bebek ağlamalarına, çocuk mızıldanmalarına kıl olurdum. haaa uyuz uyuz bakmazdım ya da bir şey söylemezdim ama sinir olurdum cidden. ama anne olunca biliyorum o an o çocuk ağladığında annenin içi iki kat ağlıyor. sosyal mesajımızıda da verelim.: lütfen toplu taşıma araçlarında mızıklanan çocukların annelerine anlayış gösterin çünkü en çok anların ihtiyacı var buna.

havaalanından kazasız belasız, tüm eşyalarımız tamam halde çıktık ve dışarda bizi Çağdaş yani canım canım kardeşim bekliyordu. minik arabasına zar zor sığdık. aynı minik arabadan bende de var bu arada, bu konuyu da atlamışım. yeri gelmişken anlatıvereyim, Yener yani eşim bana doğum hediyesi araba alacaktı. fakat bizim bebek kış bebeği ee taksi durağı da kankalarım olunca hiç sorgulamadım aldın mı alacak mısın, ne alacaksın diye... bir gün o gürültüden başka hiç bir şey çıkarmayan medela süt sağma makinemle iki büklüm süt sağmaya çalışıyordum, dış kapının açıldığı filan duymamışım bile. kafamı bir kaldırdım ki Yener. elinde bir anahtar sallıyor. iki dakikadan sonra idrak edebildim, benim arabammmm!!! elbette Poyraz' ı hemen Sema halamın ellerine bırakıp tur attık biraz. yarı otomatik olduğu için zorlandım ama bir de şimdi gelin görün. oğlum ve benim girmediğimiz delik yok artık. Aşkım sevgiler ve bir kez de burdan teşekkürler...

Bu ayrıntıyı da aktardıktan sonra İzmir günlerine geri dönüyorum, Poyraz resmen keyfetti orda, ama en çok ben. uyuyabildim bir güzel, neden derseniz babam süper bir çocuk bakıcısı, kardeşim ona keza ee bir de üst katıımızda oturan halam da eklenince listeye... Poyraz kalabalıktan ve ilgiden sarhoş oldu ben uyumaktan. babamın kocaman ve camla kaplı balkonlarında kendini arabada sandı, balkona çıkar çıkmaz uyudu. anneannesinin mezarına gitti, umarım bir şekilde görebilmiştir onu annem. Süheyla Yenge ve Celal Dayıya, Birgül Yengeye, Nazan Ablaya, eski mahallemizden Hayriye Teyzeye, Nazmiye Teyzeye, Necmiye Teyzeye ve Saime Teyzeye geldi bizimle.Ailemizin biricik doktoru Hülya Kocaman' la tanıştı. Tuğçe Teyzesinin ve Aslı Teyzesinin annesine pişirdikleri güzel şeyleri o da tattı annesinin sütüyle... Emel Teyzesi ile vakit geçirdi bir sürü. kısacası bir sürü insan girdi hayatına ve o da bir sürü insanın hayatına girdi. Bir dahaki yolculuğunda da ilk işi Başak Teyzesine gitmek olacak.

oğluşumuın ebesi sayılan Birgül can ve çıtır Ayşegül de İzmir' e geldiler haftasonu için. harika bir haftasonuydu. cumartesi Tuğçoş' u da aldık ve çiçekliköye gittik kahvaltıya. sonra kızlar ve erkekimiz Poyraz' la kordondaydık. Nisan ayı olmasına rağmen hava süperdi, Poyraz arabasının içinde bol bol uyudu. uyumadığı zamanlarda da beni hiç üzmedi. ertesi gün de soluğu İnciraltı' nda aldık ve kahvaltıyı denize nazır bir şekilde yaptık bu kez. daha sonra Bornova Forum a gittik ve kavelerimizi orda içtik. akşam yemeğimizi de Kır Çiçeğinde yiyerek günü ve hatta haftasonunu bitiriverdik. şimdi yazarken fark ettim de benim aslında hiç mi hiç hakkım yok kilo veremiyorum diye ağlayıp sızlanmaya...

İzmir gezisini dönüş yolculuğu ile bitireyim, övünmek gibi olmasın babam olmadan da kotarabildim uçak olayını dönüşte. Eylem' in aldığı superman tulumu sayesinde Poyraz hem havaalanı çalışanlarının hem polislerin gözdesi oluverdi, '' senin uçağa ihtiyacın yok ki supermen '' laflarına maruz kalarak ve eller üstünde havalarda geçti kontrol noktalarını, sağolsun herkes de hem valizler hem pusetle ilgili çooook yardımcı oldu bana. uçakta Fatmagül ün suçu ne dizisinin oyuncularından Mustafa karakterini oyanayan genç adam da vardı ama inanın bana kendisi Poyraz kadar sükse yapamadı!!!

15 Nisan 2011 Cuma

haydeeeee....

şimdi benim hayatım ciddi bir dizi konusudur, ama henüz keşfedilemedim o ayrı... nasıl dizilerde hem kötü insanlar vardır, hem iyi insanlar, sürekli bir takım olaylar olur, bir çooook sevinirsin bir çooook üzülürsün. hah işte benim hayatım bu şekilde devam eder. diyeceksiniz ki '' eeee, ne var bunda hepimizinki böyle ''. yok güvenin bana, benimki farklı. ben aynı o çeşit çeşit dizilerdeki gibi hiç bir zaman tam sevinemem, hep bozacak bir şey çıkar, ama Allah' a şükür ki hiç bir zaman da tam üzülemem, illa ki yüzümü güldürecek bir şey oluverir.

konuya geleyim artık, bir önceki çalıştığım işyerinden ayrılırken kendime söz vermiştim, kesinlikle ve kesinlikle bir daha patron şirketinde çalışmayacağım diye. tüm başvurularımı da bu şekilde yaptım ve ınınınınnnnnnn, gayet kurumsal ve ülkenin liderlerinden bir otomotiv firmasından finans bölümü için görüşmeye çağırdılar, öyle hasrettim ki kurumsal bir firmada çalışmaya, pozisyonu önemsemedim bile. ilk görüşme gayet olumlu geçti, arkasından ikinci ve üçüncü görüşme de geldi ve sonunda iş teklifi yapıldı haziran 2010 tarihi itibari ile. ben de kabul ettim elbette, maaş da olanaklar da tahmin ettiğimden çok daha iyiydi. sonra sıra geldi evrak tamamlamaya, ilk evrak sağlık raporu... bu arada ben hamile olduğumu biliyordum artık. henüz ortada karın filan yoktu ama midem bulanıyordu bir kere... eşcağızım yener can' la uzun süre istişare yaptık, firmaya bunu nasıl anlatırız diye. zaten sağlık raporu istedikleri için, sanki bilmiyormuşuz da amaaan sağlık raporunda sürpriz çıktı gibi bir imaj yaratmaya karar verdik :) komik geliyor şu an. bir biz akıllıyız ya :) neyse nerden alınıyor bu sağlık raporu diye araştırdık, şişli etfal dediler. Cengiz Baba, birilerini koydu araya öncelikli sıra numarası almak için ama nerdeeeeeee. şişli etfal inanılmaz kalabalıktı ve raporun çıkması on günden fazla bir süre gerektiriyordu, bilmem kaç bölüm geziyorsun, o bölümlerde sıra bekliyorsun, muayene oluyorsun, sonra o muayene sonuçlarını heyete veriyorsun falan filan... eee bir de hamileyim, yanımda yöremde aksıran tıksıran, hapşuran, öksüren... yener de ben de acaip huylandık ve bu işi şişli etfal de çözemeyeceğimize karar verdik.

cin fikir yener' in aklına beşiktaş' taki sait çiftçi sağlık merkezi geldi. nitekim iki günde hallettik rapor işini. bir sonraki gün adliyeden sicil kaydımı da aldım, bahariyedeki adliyeden. hemen yan tarafında ebru hamile giyim mağazası vardı, eee gelmişken ordan da, hamilelik hevesi işte, üç beş parça bir şey aldım.

evraklarımla gittim firmaya, yüreğim pırpır... acaba ne diyecekler, hamilelik mevzusunu nasıl en sevimli şekilde aktarsam... insan kaynakları' ndaki kadıncağız evraklarımı teslim alırken, söyledim durumu... kadının nasıl gözleri doldu anlatamam, ikiz çocukları varmış ve onlara sahip olabilmek için çooook uzun yıllar mücadele etmiş, o yüzden bana üzülmememi ve evlat sahibi olmanın dünyanın en güzel şeyi olduğunu söyleyerek beni rahatlattı. sanırım ismi Elvan Hanım dı, bak içimden geldi, iyi dileklerimi yolluyorum ona şu anda... ama elbette işe başlama kararımın kendisine ait olmadığını, ilgili birimlere dönüp beni arayacağını söyledi... nitekim bir saat sonra aradı da... maalesef onlara çoook koşturacak biri lazımmış, şu anda hamile bir personelle yürütemezlermiş işleri. olsun ben yine de dürüst davranmanın daha mantıklı olduğunu düşünüyorum, ayrıca onlar kaybetti, hıh!!!